Özcan Mutlu Özünlü

Uuu beybi...

Alamut

Alamut’un Cennet Bahçeleri vaad edildi bana... 

Bu kaleye vardığımda benden önce gelen fedailer çoktan başlamışlardı ilim öğrenmeye. Kuran’da, edebiyatta, cebirde, coğrafyada, dövüş sanatında, silah kullanmada hepsi benden ilerideydi. Hepsi gençti, kimisi güçlü kuvvetli, kimisi cılız ve hassas. Ama aralarındaki en akıllısı, en yeteneklisi ise kuşkusuz bendim. Dailer benim gibi bir fedai adayının kaleye gelmesinden oldukça hoşnut kalmışlardı zirâ öğretileni hemen kapıyordum, herkesten önce ve herkesten fazlaca. Seyduna’nın gözüne girmek istiyordum ve bunun için de her şeyi yapmaya hazırdım. Bu kaledeki herkes gibi ben de Seyduna’yı çok merak ediyor ve onun gözde fedaisi olmak için can atıyordum.


O gün geldi... Seyduna dailerden benim methimi duymuş olacak ki beni yanına çağırdı. Korkudan ve heyecandan ayaklarımın bağı çözülmüş, titreye titreye ulu Seyduna’nın, Hassan Sabbah’ın yanına götürülüyordum. Yıllardır bu kalede olmama rağmen henüz görememiştim yüzünü. Nasıl biriydi? Azâmeti neye benzerdi?

İhtişamı geniş bir odaya adımımı attığımda görmüştüm onu. Oda ne kadar ihtişamlıysa Seyduna da o kadar sadeydi. İpekten bir kaftan vardı üzerinde. Azâmeti geniş olmasa da baktığı yerdeki demiri gözleriyle kesecek güçte bir sihir saçtığı şüphesizdi. Gözlerine bakamıyordum. Korkum ve heyecanım hala geçmemiş, tir tir titriyordum. Gülümseyerek yaklaştı bana ve adımla seslendi. Ancak o zaman kafamı kaldırıp da bakabildim gözlerine. Benim methimi duyduğunu ve beni bizzat tanımak istediğini söyledi yumuşak bir sesle. Sesinde güven verici bir şeyler vardı. Sanki kalede ağızdan ağıza anlatılan o korkunç önder gitmiş yerine şefkatle oğluna seslenen bir baba gelmişti. Belki de yalandı o anlatılanlar; belki de Hasan İbn Sabbah, ulu Seyduna korkunç birisi değildi. Hemen sildim bu düşünceleri kafamdan zirâ eğer şimdi fırsatım olsa ve koşarak bu kuleden aşağıya, diğer fedailerin yanına inip de Seyduna’nın aslında hiç de korkulacak biri olmadığını söylersem herkesin hayallerini yıkmış olurdum. Kafamdan geçen bu düşünceleri hırsla kovalayarak can kulağıyla Seyduna’yı dinlemeye başladım.


Ne kadar başarılı bir öğrenci olduğumdan dem vuruyordu büyük lider. Dailerin beni nasıl iyi anlattığına, benim de böylesine başarılı bir öğrenci olmamdan ötürü bir hediyeyi hakettiğime değindi. O an Seyduna o delici gözleriyle gözlerimin içine bakarak benim gibi bir babayiğidin bir müddetliğine olsa da Cennet’e gitmeye hak kazandığını söyledi. Ne diyeceğimi bilemedim. Yıllardır hayalini kurduğumuz Cennet Bahçeleri bana nasib olacaktı sonunda. Bu tahayyül edilemez bir histi. Kaledeki fedailer bunu duysa ne derlerdi acaba?

Ben bütün bunları düşünürken Hasan Sabbah bana bir kapsül uzattı ve içmemi istedi. Ancak bunu içtikten sonra vaad edilen Cennet’e gidebileceğimi söyledi ve ben de hiç düşünmeden Seyduna’nın bana verdiği kapsülü içtim...

Gözlerimi bu gözlerin daha evvel hiç görmediği renkte bir bahçede, âlengirli bir çadırın içinde, cihan feza güzeli hurilerin arasında, bal tatlı meyvelerin yanında açtım. Haklıydı Seyduna. Gerçekten de Cennet’e gelmiştim ben ama yaşıyordum. Bilincim yerindeydi, dokunduğumu hissediyordum. Kendimi çimdikledim önce, sonra etrafımda işveli kahkahalar atan; gül, leylak ve hanımeli kokan, her halleriyle Cennet’ten çıkma oldukları belli olan peri güzeli hurilerin sesini işittim. Cennet’teydim ben, buna şüphe kalmamıştı artık. Bütün nimetlerini tattım o tatlı Bahçe’nin, aşk şerbetinden yudum yudum içtim. Böylesi bir yer, imkânı yok gerçek olamazdı. Ey büyük Seyduna, ey hikmeti dünyalardan büyük Hasan İbn Sabbah... Şükürler olsun sana, bana yaşarken tattırdın Cennet’in lezzetini, artık ölüm mü var ki korktuğum, nereden, nasıl gelirse gelsin, vız gelir. Ölüm gelsin! Gelsin ki ebediyyen kalayım bu Cennet’te.

Gözlerimi açtığımda kalenin içindeki yatakhanede buldum kendimi. Yatakhane halkının hepsi başıma üşüşmüş neler olduğunu duymak için can atıyordu. Gerçekten görmüş müydüm Hasan Sabbah’ı, nasıl biriydi, bir eliyle güneşi, bir eliyle ayı yakalayabilecek sonra onları ters döndürüp güneşi ay, ayı da güneş edebilecek güçte miydi, Cennet’e gitmiş miydim sahiden, Tuba Ağacı’nı, akla ziyan hurileri görmüş müydüm? Her şeyi sordular... Ben de yaşadıklarımı eksiksiz anlattım beni merakla dinleyen kulaklara. Hâlâ etkisindeydim dün gecenin. “Keşke ölsem” diye geçirdim aklımdan çoğu kez... “Keşke Seyduna için ölsem de bu Cennet’ten hiç çıkmasam”

Bir gün bir kalenin elçisinin Alamut’a geldiğini duyduk. Söylentiye bakılırsa bu kalenin komutanı Hasan İbn Sabbah’tan Alamut’u istiyormuş ve bu tehditkâr teklifini sunmak için bu kartal yuvasına gelmiş. Bu ne cesaret! Âlemlerin hükümdarı, yüce peygamber, ulu Seyduna’dan Alamut’u istemek ne cürret! Hepimiz, bütün fedailer burnumuzdan soluyorduk. Seyduna’nın tek bir emri yeterdi bu kaleyi o elçinin başına yıkmak için ama öyle yapmadı. Kendini ilk kez Alamut’taki fedailere gösterecek şekilde Büyük Avlu’ya çıktı ve elçiyi orada huzuruna kabul etti. Ben ise elçiyi görürgörmez ayak parmaklarımdan kulaklarıma kadar sinirden kıpkırmızı kesilmiş, Hasan Sabbah hazretlerinin bir işaretini beklemekteydim. Ölümden korkmuyordum artık! Ölümü istiyordum! Ölmeliydim ve o Cennet’e yeniden ve sonsuza dek ayrılmayacak şekilde kavuşmalıydım. Seyduna ne derse yapmaya hazırdım.

Ölmeliydim!

Hem de bu haddini bilmez elçiyle savaşırken...

Bütün avluda binlerce kişi Seyduna ve elçiyi izliyordu şimdi. Densiz elçi Alamut’u âlenen Hasan Sabbah’tan istedi. Peygamber’in dudaklarında muzip bir gülümseme belirdi o an ve bu kaleyi almak için önce fedailerle savaşmaları gerektiğini söyledi. Haklıydı! Bizimle, benimle savaşmaları gerekiyordu bu kaleyi almak için. Seyduna beni bir sözüyle ölüme göndermeliydi, bunu o an öylesine karşı konulmaz bir arzuyla istiyordum ki, bir an hançerimin kabzasına davranıp elçinin ve onun askerlerinin arasına atılmak istedim.

Ve o an Seyduna dailerinin kulağına bir şeyler söyledi. Dai İbrahim koşarak bize gelmeye başlamıştı ki sinirden kıpkırmızı olan yanağım bu sefer yine Seyduna’nın kulesine gittiğim zamanki gibi heyecandan kızardı. Evet yanılmıyordum, dai İbrahim bize, fedailerin olduğu bölüme doğru koşarak geldi ve bir çırpıda benim adımı seslendi. O an bayılacak gibi oldum. Seyduna, dai İbrahim’den beni çağırmasını istemişti. Kalabalığı yararak dai İbrahim’in yanında aldım soluğu. O ise bana dokunmadan, yanımda hızlı adımlarla Seyduna’nın oturduğu tahta doğru ilerliyordu.

Hasan Sabbah’ın yanına vardığımızda yüzündeki muzip gülümseme devam ediyordu. Bana gururla baktı ve “Alamut için verebileceğin tek şey nedir” diye sordu. Bense haftalardır bu soruyor bekliyordum. Hiç düşünmeden “Canımı” dedim. Evet.. .Vereceğim tek şey canımdı.

Ölmeliydim!

Ölmeli, Alamut ve yüce peygamber Hasan İbn Sabbah uğruna şehit düşmeliydim. Ancak bu şekilde ebediyyen Cennet meyvalarını yer, hurilerle oynaşabilirdim. Seyduna’nın dudaklarından çıkacak sözcüklere kilitlenmiştim. Kımıldayamıyor, hatta nefes bile alamıyordum. Cenk edecektim, besbelli. Dailerden birisi kılıcımı verecek ve ben de tek başıma elçinin muhafızlarıyla dövüşecektim. Sonunda şehâdet şerbetini içmek bana nasib olacaktı. Seyduna ayağa kalktı ve o keskin gözleriyle bana şunu söyledi: “Eğer bu kale ve benim için verebilieceğin tek şey canın ise çık şu kuleye ve at kendini aşağıya”

Sarsılmıştım! Böyle bir şey beklemiyordum. Seyduna benim kahramanca çarpışarak değil, kuleden kendimi atarak ölmemi istiyordu. Ama emir ondan gelmişti bir defa, düşünerek zaman kaybetmek haybeye geçen zamandı. Ölmeliydim, hem de Alamut için, hem de Hasan Sabbah’ın emriyle! İşte sonunda kavuşacaktım şehadet şerbetine ve doya doya, kana kana, yudum yudum içecektim. Gözümü Cennet bürümüş, başka bir şey düşünemez olmuştum. Cennet’e gidecektim sonunda.

Ben koşarak kulenin tepesine çıkarken Seyduna ise o gür sesiyle elçiye sesleniyordu: “Ey gâfil... Sen karşında kimin olduğunu bilmez misin? Ben ki Seyduna Hasan İbn Sabbah, tebâmdaki binlerce fedaiden de mi korkmazsın? Bak işte şu babayiğide! Cennet’in kapılarını ardına kadar aralamak için dudağımdan çıkan iki cümleyle kendi canına kıyacak. Bre melun! Sen hangi akılla bu kaleyi benden istersin?!”

Çıktım kulenin tepesine. Kulağımda Seyduna’nın sözleri, gözümün önünde ise Cennet’te karşılaşacağım bâki güzellikler... Yok olmalıydım artık buralardan. Bırakmalıydım kendimi boşluğa ve iyice hafifleyen bedenimle Cennet’e hemen, bir an önce uçmalıydım. Son kez baktım yalancı dünyanın mavi gökyüzüne. Aşağıda ise binlerce kişi hep bir ağız olmuş sessizlikle beni izlerken ben ise son kez ağırlaşan bedenimi boşluğa bırakmakla meşguldüm. Anka Kuşu’nun Kaf Dağı’nın ardında kanat çırparken hissettikleri böyle bir şeymiş demek ki. Giderken ardımda hiçbir şey bırakmadan, sadece gitmenin verdiği gönül huzuruyla süzülüyordum gök yüzünde.

Kavuşuyordum Alamut’un Cennet Bahçesi’ne!

12 Temmuz 2009

Özünlü@2017 - info@ozcanmutluozunlu.com